İçeriğe geç

Dil Nasıl Öğrenilir?

Önce şunu soralım: “Bir dili biliyorum” derken ne demiş oluyoruz?

“Dil nasıl öğrenilir?” sorusuna cevap vermeden önce cevaplanması gereken başka bir soru var: Öğrenilmiş sayılmak için ne olması gerekiyor?

En yaygın cevap şu: kelimeleri ve dilbilgisi kurallarını bilmek. Ama bu tanım gerçek hayatta çabuk çöküyor. Sekiz bin kelime bilen, bütün zaman kiplerini eksiksiz çekebilen ama bir kafede sipariş verirken donup kalan biri var. Bir de sekiz yüz kelimeyle ev kiralama pazarlığı yapan biri var. Hangisi o dili biliyor?

Bu soruyu dilbilimciler uzun süredir tartışıyor ve tartışma birkaç önemli ayrımın etrafında şekillenmiş durumda.

Chomsky 1960’larda yeti (competence) ve edim (performance) ayrımını yaptı. Yeti, kafanızın içindeki dil sistemi. Edim ise o sistemi gerçek zamanda, yorgunken, gürültülü bir ortamda, karşınızdaki insan sizi beklerken kullanabilmeniz. İkisi aynı şey değil ve biri güçlüyken diğeri zayıf olabilir.

Hymes 1972’de buna bir katman daha ekledi ve iletişimsel yeti kavramını ortaya attı. Ona göre bir dili bilmek, dilbilgisel olarak doğru cümle kurabilmekten ibaret değil. Kime, ne zaman, hangi tonda ne söyleneceğini bilmek de o bilginin parçası. Dilbilgisi açısından kusursuz bir cümle, sosyal olarak tamamen yanlış olabilir.

Canale ve Swain 1980’lerde bu yetiyi dört parçaya ayırdı: dilbilgisel yeti, toplumdilbilimsel yeti, söylem yetisi ve stratejik yeti. Sonuncusu özellikle ilginç, çünkü “bilmediğiniz bir kelimeyle karşılaştığınızda ne yaptığınız” anlamına geliyor. Etrafından dolaşmak, tarif etmek, sormak, el hareketiyle idare etmek. Sınavda hiç ölçülmeyen ama gerçek hayatta sürekli kullanılan yeti tam olarak bu.

Bugün Avrupa’da kullanılan Avrupa Ortak Dil Referans Çerçevesi (CEFR) de aynı mantıkla kurulmuş. A1’den C2’ye kadar seviyeler “şu kuralı bilir” diye değil, “şunu yapabilir” diye tanımlanıyor. Seyahatte karşılaşılan çoğu durumla başa çıkabilir. Bir konuda görüş bildirip gerekçelendirebilir. Uzun ve karmaşık metinleri anlayabilir.

Buradan işe yarar bir tanım çıkıyor:

Bir dil, sahip olduğunuz bir şey değil, yapabildiğiniz bir şeydir. Ne kadar bildiğinizle değil, gerçek koşullar altında ve gerçek zamanda onunla ne başarabildiğinizle ölçülür.

Bu tanımı kabul ettiğiniz anda “nasıl öğrenilir” sorusunun cevabı da daralıyor. Yapabilmek istediğiniz şeyi yapa yapa öğreniyorsunuz.


Tarih boyunca bu soruya ne cevaplar verildi?

Bu soru yeni değil. İnsanlar en az iki bin yıldır yabancı dil öğrenmeye çalışıyor ve verilen cevaplar sarkaç gibi iki uç arasında gidip geliyor: “önce sistemi öğren” ve “önce kullan.”

Roma, MS 3. yüzyıl. Varlıklı Roma aileleri çocuklarına Yunanca öğretmek için Yunanca konuşan eğitmenler tutuyordu. Yöntem basitti: çocuk dilin içinde yaşıyordu. Dönemden bize kalan Hermeneumata metinleri ise iki dilli gündelik diyaloglardan oluşuyor. Sabah uyanma, okula gitme, hamama gitme, alışveriş yapma. Yani bin sekiz yüz yıl önce yazılmış bir konuşma kılavuzu. O çağın cevabı netti: dilin içinde yaşayacaksın.

Orta Çağ ve sonrası. Latince konuşulan bir dil olmaktan çıkıp yazılı bir bilim ve kilise diline dönüşünce öğretimi de değişti. Artık konuşulmayan bir dil öğretiliyordu, dolayısıyla öğretim tamamen kural, çekim ve metin çözümlemesi üzerine kuruldu.

18 ve 19. yüzyıl: Dilbilgisi-Çeviri Yöntemi. Latince için geliştirilen bu yaklaşım, yaşayan dillere olduğu gibi uygulandı. Kural ezberi, çeviri alıştırmaları, edebi metin okuma. Sonuç, Goethe okuyabilen ama Berlin’de ekmek alamayan bir nesildi. Bu yöntem hâlâ pek çok ülkede okul sisteminin bel kemiği durumunda.

1878 ve sonrası: Doğrudan Yöntem. Berlitz’in okullarıyla yayılan tepki hareketi. Sınıfta ana dil yasak, çeviri yok, anlam nesneler ve hareketlerle kuruluyor. Sarkaç ilk kez sert biçimde diğer tarafa savruldu.

1940’lar: İşitsel-Dilsel Yöntem. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD ordusunun hızlı konuşan asker yetiştirme ihtiyacından doğdu. Davranışçı psikolojiye dayanıyordu: dil bir alışkanlıktır, alışkanlık tekrarla kurulur. Yoğun kalıp alıştırmaları, hata yapmadan ilerleme. Dar senaryolarda çok hızlı sonuç veriyordu ama senaryonun dışına çıkıldığında çöküyordu.

1960’lar ve 70’ler: Kırılma. Chomsky, dilin ezberlenmiş kalıplar toplamı değil üretken bir sistem olduğunu savundu ve davranışçı temel çöktü. Ardından bir dizi alternatif yöntem denendi. Sessiz Yol, Telkinle Öğretim, Toplam Fiziksel Tepki. Hiçbiri tek başına genel geçer bir cevap olmadı ama hepsi aynı şeyi sorguluyordu: öğrenci sınıfta ne yapıyor?

1980’ler: Krashen ve anlaşılabilir girdi. Krashen’in tezi şuydu: dil bilinçli çalışmayla değil, mevcut seviyenizin biraz üzerindeki anlaşılabilir girdiye maruz kalarak edinilir. Kaygı yükseldiğinde ise duyuşsal filtre devreye girer ve girdi içeri girmez. Bu yaklaşım bugün hâlâ çok etkili.

1985: Swain ve üretimin önemi. Kanada’daki Fransızca daldırma programlarını inceleyen Swain önemli bir şey fark etti. Yıllarca yoğun ve nitelikli girdi alan çocukların anlama becerileri mükemmeldi ama üretimleri beklenenin çok altındaydı. Sonuç açıktı: girdi tek başına yetmiyor, dili üretmeye zorlandığınız anlar da gerekiyor.

1980’lerden bugüne: İletişimsel Yaklaşım ve Görev Temelli Öğretim. Ders artık dilbilgisi yapılarına göre değil, yapılacak işlere göre kurgulanıyor. Randevu al, şikâyet et, tarif ver, ikna et. Kumaravadivelu’nun yöntem sonrası yaklaşımı ise şunu söylüyor: herkese uyan tek bir yöntem yok, bağlam ve öğrenci belirleyici.

İki bin yıllık bu hikâyenin ortak dersi şu: sarkaç ne zaman “önce sistemi öğren” tarafına fazla savrulsa, ortaya her şeyi bilen ama hiçbir şey söyleyemeyen bir kuşak çıkıyor.

Ben de o kuşağın içindeydim.


Röportaj: “Sınavı biliyordum, dili bilmiyordum”

Bulut Tanrısever, lisede dil bölümünde okudu, üniversite sınavının yabancı dil testinden yüksek puan aldı ve ODTÜ İngilizce Öğretmenliği bölümünü kazandı. Kâğıt üzerinde kusursuz bir dil öğrenme hikâyesi. Kendisi öyle düşünmüyor.

Kâğıt üzerinde her şey yolunda görünüyor. Sorun neredeydi?

Sorun şuydu: ben sınavı öğrenmiştim, dili değil. Yabancı dil sınavına gerçekten çok çalıştım ve iyi bir puan aldım. Ama o sınavın ölçtüğü şey belliydi. Okuduğunu anlama, dilbilgisi, kelime bilgisi, çeviri. Ben de tam olarak bunlara göre optimize olmuştum. Testin ölçmediği hiçbir şeyi geliştirmemiştim, çünkü ölçülmeyen şeyi geliştirmek için hiçbir sebebim yoktu.

Yani İngilizce konuşamıyor muydunuz?

Cümle kurabilme anlamında konuşabiliyordum. Ama üniversiteye geçene kadar hiçbir zaman tamamen İngilizce konuşulan bir derse ya da ortama girmemiştim. Bu çok önemli bir ayrıntı. Lisede dil bölümünde okudum, yani teoride en yoğun İngilizce alan öğrencilerden biriydim. Ama derslerin kendisi Türkçe işleniyordu. İngilizce hakkında Türkçe konuşuyorduk. İngilizceyle Türkçe düşünüyordum.

Bunun somut sonucu ne oldu?

Çeviri yapabiliyordum ama rahat sohbet edemiyordum. İkisi çok farklı beceriler. Çeviride durup düşünme hakkınız var, sözlüğe bakabilirsiniz, cümleyi baştan kurabilirsiniz. Sohbette bunların hiçbiri yok. Karşınızdaki insan sizi bekliyor ve siz kafanızın içinde Türkçe cümleyi kurup çevirmeye çalışıyorsunuz. O gecikme her seferinde belli oluyor.

ODTÜ’ye başladığınızda ne oldu?

Eğitim dili İngilizceydi ve ilk gerçek karşılaşma orada oldu. Sınıfta benimle aynı puan aralığından gelmiş insanlar vardı ve bir kısmı doğal biçimde konuşuyordu. Aramızdaki fark bilgi farkı değildi. Muhtemelen bazılarından daha fazla dilbilgisi kuralı biliyordum. Fark, o dilde geçirilmiş saatlerdi. Onlar konuşarak saat biriktirmişlerdi, ben test çözerek.

En büyük hayal kırıklığı neydi?

Sınav yetkinliğiyle konuşma yetkinliğinin iki ayrı beceri olduğunu ve benim yıllarca sadece birini çalıştığımı fark etmek. Doğal bir konuşma ortamında hiç saatler geçirmemiştim. Bu büyük bir eksikti ve o eksiği kapatmak, sıfırdan başlamaktan daha zor oldu. Çünkü bir yandan da “ben bu dili biliyorum” inancını taşıyordum ve o inancın kırılması gerekiyordu.

Geriye dönebilseniz ne yapardınız?

Aynı miktarda çalışırdım ama dağılımı değiştirirdim. Test çözmeye ayırdığım saatlerin bir kısmını konuşmaya ayırırdım. Bunun için hazır hissetmeyi beklemezdim, çünkü o his hiç gelmiyor. İnsanlar konuşmaya başlamak için yeterli seviyeye ulaşmayı bekliyor ama o seviyeye ancak konuşarak ulaşılıyor. Ben bunu çok geç anladım.

Bugün dil öğrenen birine ne söylersiniz?

Şunu sorun: bu dili öğrendiğimde tam olarak neyi yapabiliyor olmak istiyorum? Cevabınız “konuşabilmek” ise, konuşmak programınızın içinde ilk haftadan itibaren olmak zorunda. Sonraya bırakılan beceri gelişmiyor. Çok basit ama benim on yılıma mal olmuş bir kural.


Peki bu, bugün İspanyolca öğrenen biri için ne anlama geliyor?

Tanım, tarih ve kişisel deneyim aynı yere çıkıyor. Birkaç pratik sonuç:

1. Hedefinizi “yapabilirim” cümlesiyle tanımlayın. “İspanyolca öğreneceğim” ölçülebilir bir hedef değil. “Altı ay sonra bir restoranda sohbeti sürdürebileceğim” ölçülebilir bir hedef. CEFR’ın yaptığı da tam olarak bu.

2. Girdi ve üretimi ilk günden birlikte yürütün. Krashen haklıydı, bol ve anlaşılabilir girdi şart. Swain de haklıydı, girdi tek başına yetmiyor. Dinlemek ve okumak sizi anlayan biri yapar, konuşmak ve yazmak ise konuşan biri.

3. Hazır hissetmeden konuşun. Kaygı öğrenmeyi bloke ediyor, bu yüzden hata yapmanın maliyetinin düşük olduğu bir ortam bulmak önemli. Bir öğretmenle birebir konuşmanın en büyük avantajı da bu.

4. Saatlerinizi doğru yerde biriktirin. Uygulamada kelime çalışmak da bir şey öğretir ama konuşma saati yerine geçmez. Ne yapıyorsanız onda iyileşiyorsunuz.

5. Stratejik yetiyi geliştirin. Bilmediğiniz kelimenin etrafından dolaşmayı, tarif etmeyi, sormayı öğrenin. Akıcılık her kelimeyi bilmek değil, bilmediğiniz kelimeye rağmen devam edebilmektir.

Dil öğrenmenin sırrı yok. İki bin yıllık deneme yanılmanın gösterdiği tek şey var: dili, onu kullanarak öğreniyorsunuz. Gerisi hazırlık.

Diğer yazılar